Her hakkı saklıdır. © Altar Kaplan

beelişim dijital.ajans

Yalnızlıkla olgunlaşmış dürüst bir Kadı, 1844 yılında, Kütahya’nın ilçelerinin Temettüat Tahrir Defteri’ni doldurmak için Nüfus ile Emlak Sayım Katipleri ve askerlerle yola çıkar.

Rakamlar insanların aynası olmalı ki Devlet-i Aliyye vergisini almalı, halk kulluğunu tamamlamalıdır.

Köy köy dolaşılır canlı cansız her şey rakamlaştırılarak var edilir.  M. Altar Kaplan, Halifeler Köyü’nde, kimi zaman bir ağacı, kimi zaman bir köpeği konuşturarak öyküsüne sıradışı bir bakış açısı katıyor.

“HALİFELER KÖYÜ” HAKKINDA

Halifeler Köyü, klasik roman sınıflandırmasına girebilir.

 

Aslında Halifeler Köyü yazdığım ilk roman olmasına rağmen yayımlanan ikinci romanım.

Bu romanın en öznel yanı da sanırım anlatım tekniğidir. Roman Temettüat defterleri ile ilgili tez çalışması yapan bir araştırmacı ile başlıyor. Daha sonra bu ilk anlatıcının yerini ikinci bir alt anlatıcı alarak hikâyeyi anlatmaya başlıyor. Kitapta İlk anlatıcının hikâyesinde bir karakter olarak ortaya çıkan ikinci-alt anlatıcı ile ikinci-alt anlatıcının anlattığı hikâyenin başkarakteri olan Kadı’nın kaderleri arasındaki benzerlik aynı kurgu içerisinde birbirine bağlanıyor.

Bu romanda, 1844 yılında; Osmanlı Döneminde Tanzimatın ilanından 5 yıl sonra, Anadolu’nun ücra bir köşesine, (Kütahya’nın Gediz, Emet ve Örencik ilçelerine) bölgeye ilişkin sosyo-ekonomik verileri (sahip olunan menkul ve gayrimenkul malları) sayıp tespit edip Temettuat Defteri denilen tutukları defterlere yazarak derlemek üzere görevlendirilen bir Kadı ve onun himayesinde çalışan iki kâtibin başında geçen bir hikâyeyi okuyoruz.

Kitap boyunca bir yandan dönemin sosyo-ekonomik olaylarını gözlemlememizin yanı sıra diğer taraftan karakterlerimizin, özellikle Kadı’nın gelişen olaylar karşısında kendi öznel durumundaki (aşk, umut, hayal kırıklığı, korku gibi insani duygular) değişiklikleri izliyoruz.

Belki de bu romana Bayezid-i Bistami’nin; “aramakla sonuca, mutlak gerçeğe ulaşılamaz ama gerçeğe ulaşanlar yine de sadece arayanların olduğu yadsınamaz bir gerçektir” deyişi ışığında yaklaşabiliriz. Bu sayede roman boyunca Kadı’nın durmadan neden bir arayış içerisinde olduğunu da anlamış oluruz.

Aynı zamanda romanda ki diğer karakterlerin beklentilerinin de aynı Kadı ve yardımcılarının görevleri boyunca bölge içerisinde adeta bir hilal çizer gibi kat ettikleri, önlerinde kıvırılıp akan yollara nispet edercesine zamanın cenderesinde nasıl değiştiğini görmekteyiz. Romanı okurken bu yol imgesi devamlı zihnimizi gıdıklamakta…

Bu bağlamda romanın temel motifi acaba Lao Tzu, “bir çömlek kilden yapılır ama içindeki boşluktur onu anlamlı kılan,” derken aslında insan da kendi boşluğuyla yaşamayı bilmelidir mi demek istemişti? sorusu etrafında döner durur.